|
 |
 Avukatlık Rolünden Kaynaklanan
Çatışmaların Psikolojik Taksonomisi
BİZ HUKUKÇULAR “statü” ve “rol” denildiği zaman; Anayasa, yasa, tüzük vs. hukuk kaynaklarında tanımlanmış insan davranışlarına yönelik düzenlemeleri anlarız. Hukuk, belli yasal statüleri elde etmiş kişilere hak ve yükümlüklerden oluşan bir rol tanımı yapar ve bu statüdeki kişilerden bu rolleri normlara uygun olarak oynamalarını emreder. Bu anlamda “avukatlık statüsü” ve bu statüyü elde etmiş kişilerin oynayacağı hukuksal roller, Avukatlık Kanununda, meslek kurallarında ve muhakeme hukuklarında düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler, yasa koyucunun Avukattan beklediği “normatif rol beklentilerdir”.
Statü ve rol kavramı, Davranış Bilimleri (sosyoloji ve psikoloji) açısından da ayrı bir inceleme konusudur. Hukuksal olarak tanımlanan bir statü ve bu statüye bağlı hukuksal roller, sosyal yaşamda bireyler tarafından dramatize edilirken yasal statü ve rol tanımlarından az veya çok bir sapma meydana gelir. Bu sapma bizim hukuk yaşantımızda dramatik biçimde normal sınırların çok üzerindedir. Bu nedenle yasanın biçtiği statü ile sosyal gerçeklikte ortaya çıkan sosyal statü; keza yasanın rol beklentileri ile toplumun ve kişilerin rol beklentileri çoğu kez örtüşmez.
Yazının tamamını okumak istiyorum |
 |
|
 |
|
|
 |
 MİT ve Avukatlık:
Avukatlıkta Kahramanlık ve Kahramanlar
“Sakın efsane söyleme”
BUGÜNE KADAR HER MEDENİYET, birey ve toplum tasarımına göre bir de mitoloji (esatir) yaratmıştır. Bireysel ve toplumsal yaşamda o medeniyet için birer ilk örnek (arketip) oluşturan efsaneler, insanların gündelik yaşamlarını düzenlemede işlev gördüğü gibi; yaşamda karşılaştıkları aşılmaz gözüken sorunlarında insanlara yol gösterir; umut ve teselli verir.
Bu anlamda insana dair sorunlar müşterek olduğundan farklı medeniyetlerde aynı niteliklere (zaaf ve erdemlere) sahip olan tanrılar ve/veya kahramanlar vardır. Medeniyetlerin etkileşimi nedeniyle mitler de melezleşir ve farklı medeniyetlerdeki mitolojik varlıkların aynı kişi veya kahraman olduğu dahi (Hermes-İdris gibi) ileri sürülür. Bu anlamda dünyada yaşamış veya yaşayacak her insan, hangi mitolojiyi incelerse incelesin mitolojilerde kendi insanlık hallerine ilişkin kendinden bir şeyler bulur. Mitin bireyler tarafından taklidiyle ve yeniden üretimiyle de yaşayan kahramanlar, anti kahramanlar ve biz fanî insanlar ortaya çıkar.
Yazının Tümünü Okumak İstiyorum |
 |
|
 |
|
|
 |
 Dostluk ve Avukatlık
(Öykü)
“DAVALI TARAFINDAN MAHKEMEYE verilen cevap dilekçesinde özetle: kendi avukatının ve dostunun kendisine dava açtığını; dava ve ücret miktarının haksız olduğunu; kendisine “Size yardımcı olalım. İş hayatınızda çok hukuki sorunlarınız olur. Benim genç avukat yeğenim var, o işlerinize koşturur” dediğini; kendisinin ise sayın (…)’a “benim avukatım var. Teşekkür ederim. İstemem” dediğinde “para pul önemli değil, biz arkadaşız. İsterseniz avukat yeğenime arada sırada bir şeyler ödersiniz” dediğini; bunun üzerine vekâletname verdiği tarihten itibaren davacıyla arasında anlaşmazlık çıkan tarihe kadar davalarına Sayın ’ın (…) girdiğini; davalarını onun vasıtasıyla takip ettiğini; ilişkilerinin ve dostluğunun olması nedeniyle Sayın avukatın diğer bir yeğeni... Üniversitesi mezunu (…)’a da kendi ofisinde asgarî ücretle iş verdiğini ve mesleğini öğrettiğini…”
Telefon çaldığında avukat-müvekkil uyuşmazlığına ilişkin bir bilirkişi raporu yazıyordum. Cevap dilekçesini özetliyordum ve henüz başındaydım. Avukat, önceden ücret kararlaştırmadığı, sulhle sonuçlanan bir işle ilgili müvekkiline avukatlık ücreti alacağı davası açmıştı. Taraflar arasında sözlü veya yazılı bir avukatlık sözleşmesi yoktu. Avukat, müvekilinden ve/veya dostundan asgari ücret tarifesine göre on bin lira ücret talep ediyordu. Bilirkişi olarak incelediğim dava dosyalarındaki avukat-müvekkil uyuşmazlıklarında "dostluk", "akrabalık", "yakın arkadaşlık", "partidaşlık" vesaire terimleri iddia ve savunmalarda çok sık geçiyordu; hem de çok abartılı ve hamasî cümlelerle... Tıpkı en küçüğünden en büyüğüne her iş ve edimimizde olduğu gibi.
Dava dilekçesini henüz özetlemiş, cevap dilekçesine yeni geçmiştim; ama şimdiden içimi ağır bir sıkıntı kaplamıştı.
Yazının Tümünü Okumak İstiyorum |
 |
|
 |
|
|
 |
Pornopolitik Üzerine Bir Söylem (-18)
(Porno an-çağının trajedisidir)
Modern mastürbasyon aydınlanmanın bir ürünüdür.
Thomas W. Laqueur
BUGÜNE KADAR “memleket sorunları” üzerine düşünce yazılarının ekonomi-politik, sosyo-ekonomik, sosyo-psikolojik bakış açılarıyla ve “hâlkın” anlamayacağı (?) bir metodla yazıldığını söyleyebiliriz. Her birini birer paragraflık kalıp cümlelerle herkesin anlayabileceği şekilde özetleyebileceğimiz bu tefekkür yazıları içinde en gözde olanı ise “jeopolitik” bakış açısıyla yazılanlardır.
Bu yazıda ise memleket meselelerinin "pornopolitik" analizine bir giriş yapmaya çalışacağım. Bu yazıyı okuyan sınırlı sayıdaki bireyleri düşüncelerime katılmaya değil, ama meslekî ve gündelik yaşamlarını bir de pornopolitik açıdan samimî olarak değerlendirmeye (özellikle siyasîleri) davet ediyorum.
Yazının Tümünü Okumak İstiyorum |
 |
|
 |
|
|
 |
Hukuk Eğitiminde Kurgu ve Gerçek:
Haydi Çocuklar Hayata Dönelim.
BİZDE DURUŞMALAR GENELLİKLE öğleden önce olur. Nadiren, öğleden sonraya bir iki duruşma bırakılır. Bugün duruşmam öğleden sonraydı. Karşı taraf mazeret verdiği için iki ay sonrasına duruşma ertelendi. İkinci kattaki duruşma salonundan çıkmış, mahkeme binasının öğleden sonra tenhalığında ağır ağır merdivenlerden aşağı iniyordum.
Zemin kattaki duruşma salonunun önünde alışılmadık bir kalabalık vardı. Kalabalığın hikmetini anlamamıştım.Duruşma salonunun önünde on beş-yirmi kişilik kızlı erkekli bir grup biraz sonra çalacak zille derse girecek bir öğrenci topluluğunu çağrıştırıyordu.
Aralarından Baro çalışmalarından tanıdığım meslektaşımı fark ettim.
- Merhaba, hayırdır?
- S… Hoca’nın öğrencileri… Hoca, öğrencilerini duruşma izlemeleri için getirmiş. … Üniversitesi Hukuk Fakültesi 4. sınıf öğrencileri.
Duruşma salonunun kapısının yanında bir liste asılı değildi.
Yazının tümünü okumak istiyorum |
 |
|
 |
|
|
 |

Nazar Boncuğundan Elektronik Göze
“Tezekten terazinin boktan olur dirhemi”
“GÖZ” İMGESİNE, kültürel bir ürün olarak, günlük hayatımızda en çok “nazar boncuğu” olarak rastlarız. Folklor biliminin inceleme konusuna giren nazar boncuğuna; evlerde, otomobillerde, kapılarda, paspas ve yer döşemelerinde ve takılarda ve kamusal alanlarda sıkça rastlarız. Nazar boncuğu “göz”ü simgeler ve bu mavi camdan imal edilen göz simgesinin Akdeniz Kültüründe, insanı kötü gözlerden ve nazardan koruduğuna inanılır.
Nazar boncuğu olarak gündelik hayatımızda hemen her mekânda rastladığımız “göz”; İnsanlık tarihinin başlangıcından bu güne kadar amblem, sembol ve metafor olarak neredeyse sonsuz denebilecek bir kullanım çeşitliliği göstermiştir.
Tüm eski dinî ve edebî metinlerde Tanrıların, kahramanların, insanların ve hatta hayvanların gözlerine atıf yapılmıştır.
Beş duyudan hangisinin daha önemli olduğu çok tartışılmakla birlikte, gözün insan için öneminden hiç kuşku duyulmamıştır. Göz, kültürlerin inşasında, insan evriminde gözden önce gelişmiş olan diğer duyu organlardan daha belirleyici olmuştur. İnsanın en büyük korkusu körlük olmuştur. Gözün işleyişine ilişkin tüm nörofizyolojik açıklamalara karşın, görme duyusu bu gün dahi mucizevî bir şey olmaya devam etmektedir.
Yazının tümünü okumak istiyorum |
 |
|
 |
|
|
 |

Savunma Saldırıyor:
Düşmanını savunabilmek
bir avukat için inanılmaz bir onurdur
HUKUK EDEBİYATINDA avukatlıkla ilgili eserler bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdadır. Mesleğe başladığım günden bu yana bunun eksikliğini hissederim.
Türkiye’nin hukuk literatürü; tüm hukukçulara hitap eden akademik yayınlar ile daha çok yüksek yargıç ve savcıların kaleme aldığı, her nedense büyük çoğunluğu kamunun erişimine kapalı kararların arasından seçilmiş içtihat koleksiyonlarından ibarettir.
Mesleğimin ilk yıllarında Kalecik adliyesinin kütüphanesinde imha edilmekten kurtardığım Türk Ocakları Matbaasında 1925 yılında Osmanlı alfabesiyle basılmış “Bozkurt Lotus Davası: Türk Fransız Müdafaası” adlı eserle, Avukat Dr. Suat Tahsin Türk’ün Türkiye Basımevinden yayınlanan 1953 “Dumlupınar-Naboland Davasında Müdafaa” adlı eserleri büyük bir heyecanla okuduğumu hatırlıyorum.
Sonra, ülkemizdeki olağanüstü dönemlerde yapılan yargılamalarla ilgili olan, sık sık toplatılan eserleri güç bela edinerek, çoğu belli bir ideoloji perspektifinden yazılmış bu eserler içinden avukatlık mesleğine ve hukuka ilişkin çıkarsamalar yapmaya çalıştım. Bu kitapları kitaplığımda gören dostlarımı, bu eserleri hukukçu merakıyla ve savunma mesleği açısından okuduğuma ikna etmek zordu.
Yazının tümünü okumak istiyorum |
 |
|
 |
|
|
 |
 Avukat-Müvekkil Etkileşiminde
Aktarım ve Karşı Aktarım
MESLEĞE BAŞLADIĞIM YILLARDA kıdemli avukatlardan sıkça duyduğum, bana ilk duyduğumda saçma gelen bir söz vardı: “avukatın tek düşmanı müvekkilidir”. Bu sözün arkasından mutlaka bu önermeyi doğrulayan korkunç bir-iki meslek anısı anlatılırdı.
Bu sözü, yaşadığım olumsuz deneyimlerin desteklemesiyle, ben de bir süre otomatik olarak tekrar edegeldim. Konferanslarımda ve staj seminerlerinde stajyerlere ve meslektaşlarıma, benden öncekilerin bana öğrettiği gibi “avukatın tek düşmanı vardır: o da müvekkilidir” cümlesini kurduktan sonra yaşadığım olumsuz ve can yakıcı birkaç deneyimi ekledim.
Ama bu paradoksal söz, sayısız gerçek olaylara dayansa da, ilk duyduğumdan bugüne kadar beni hep rahatsız etmiştir. Bizzat yaşadığım olaylar, meslektaşlarımın bana anlattığı anılar, Baro yönetim kurulu üyeliği yaptığım sırada incelediğim soruşturma dosyaları, bu sözü büyük ölçüde destekliyordu. Ama mesleğimin varlık nedeni olan ve derdine çare arayan müvekkilleri düşman olarak nitelemeyi de kabul edemiyordum. Sonunda, avukatların müvekkillerine, müvekkillerin de avukatlarına karşı beslediği olumlu ve özellikle de olumsuz duyguların mekanizmasını anlamadan bu sorunun çözümlenmesi veya bu sorunla bilinçli olarak başa çıkılmasının olanaksız olduğuna karar verdim.
Yazının tümünü okumak istiyorum
|
 |
|
 |
|
|
 |

Unut Beni Kalbimdeki
Hicranla Yalnız Kalayım
BU YAZIDA YARGITAY Genel Kurulunun 31 Mart 2010 tarih ve 2010/11–186 Esas, 2010/181 Karar numaralı ilamını inceleyeceğiz. Davanın konusunu "Unut beni Kalbimdeki hicranla Yalnız Kalayım" adlı şarkı oluşturuyor.
Ankara Barosu Dergisinde okuduğum bu kararı, bana göre incelenmeye değer kılan en özgün yönü, 17 Kasım 2000 tarihinde açılan dava hakkında, 31 Mart 2010 tarihinde Hukuk Genel Kurul kararıyla “davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerektiği” gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiş olmasıdır.
Bu davanın avukatının yerine kendinizi koyarak bir düşünün. Açtığınız dava 9 yıl 3 ay 14 gün sonra açılmamış sayılmakla sonuçlansa ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararın gerekçesinde oy birliğiyle tüm sorumluluğu size yükleyerek bu hükmü verse; bir avukat olarak ne hisseder, ne düşünür ve nasıl davranırsınız?
İsterseniz kararı incelemeye geçelim ve hükmü bu yazıyı okuyanlar versin.
A. İlk Derece Mahkemesi Kararı ve Temyiz İncelemesi
(…Davacı vekili, davalı televizyon kanalında yayınlanan ve diğer davalının seslendirdiği "Unut beni Kalbimdeki hicranla Yalnız Kalayım" adlı eserin söz yazarının müvekkili olduğu halde söz yazarının bir başkası olarak belirtildiğini, aynı anda yaptıkları uyarıya rağmen bu durumun düzeltilmediğini ileri sürerek, davalılardan ayrı ayrı 1.000.000.000.TL maddi ve 4.000.000.000.TL. Manevi tazminatın tahsilini talep ve dava etmiştir.
Yazının tümünü okumak istiyorum |
 |
|
 |
|
|
 |
 Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Hakkı
ANAYASA MAHKEMESİNE bireysel başvuru hakkı, 1961 Anayasasından bu yana Türk hukukunda tartışılmakta olan bir kurumdur. Yaklaşık 50 yıldır yapılan tartışmaların tamamında, bu kurumun Türk hukukuna kazandırılmasının zorunluluğu ittifakla vurgulanmasına karşın, bu konudaki pozitif adım henüz atılabilmiştir (Göztepe, s. 124–136) .
Bildiğiniz gibi, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandumla 7.5.2010 tarih ve 5982 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” kabul edilerek yürürlülüğe girmesiyle “bireysel başvuru” hakkı da kabul edilmiş oldu (13 Mayıs 2010 tarih ve 27 580 sayılı Resmi Gazete)
5982 sayılı Kanunun 18. maddesinin birinci fıkrasıyla, diğer değişikliklerin yanı sıra, Anayasanın, 148. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinin sonuna “ve bireysel başvuruları karara bağlar” ibaresi eklenerek Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkileri arasına bir yenisi eklendi: Bireysel Başvuruları Karara Bağlamak.
Anayasanın 148. maddesinin ikinci fıkrasından sonra gelmek üzere üç fıkra daha eklenerek bireysel başvurunun anayasal sınırları tespit edilmiştir. Değişiklik sonrasında, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen 148. maddesinin bireysel başvuruyla ilgili işlenmiş metni şöyledir:
Yazının tümünü okumak istiyorum |
 |
|
 |
|
| |
|